Kağıt Kenarı

By mehmetesat

İnsanlar, insanlara ne kadar benzermiş, dedi, ıslak ve kirli bir beze yağlı parmaklarını silerken; iskemle, iskemle sürekli dört ayaklı ama, dedi, sağlamlık çünkü sağlamlıktır daima, sonra üstlerdeki bir raftan, kutsal bir kitap gibi, yani herhangi kutsal bir kitap gibi tutarak elini, fesleğenlere sürdü: her günün fesleğenin ömrü kadar olsun.

Üç ayaklısı da var ama iskemlenin, dedi kadın, sonra süzüldü caddelerin caddesine, vitrinlerin camekânların arasına, insanların kayboluşlarının arasına, kaybedip, bulmaya eğildi bir ara, koca bir çınar yaprağını, damarlarına kadar, gözleri kan çanağına dönmüş, dedi kendine, bakmasını bilen kendiyle kalamaz, boynu uzuyordu da biraz sanki bunu söylerken.

Sonra o, kitaplardan okuduğum zerdaliler, büyülü kokuları, renkleri, dedi kadına, kayısı çekirdeği gibi sertleşerek, kırmadan, kırılmadan, tohumunu karnında, öyle coşkulu aktı ki su; şiirin başına şenlik, dedi kaplumbağa.

Uzandı boylu boyunca, bir fiske, dedi, yapma, ayartma uykuyu, yeter, dedi kadına, bir fiske kaybetmeye bu dilimini tatlanmış karpuzun, ömür boyunca, sonra kıvrılıp, kısık gözleriyle süzdüğü, biçimler biçmekten yorulup durduğu cömert gölgenin yamacına, dağlar gibi de gürülde, dedi, susarken, sessiz, aya, aaa sonra, tatil büyülüdür, dedi kadına, ah tatil beldeleri gibi çocuklar, dedi, büyü tozlarıyla, dil bilmeyen mısralarla, dedi, bir yaprak, sakin, bir dalışa geçmişken yeni.

Ellerimi tut, dedi, ellerimi tutarken, ama yalnız, dedi, düşürme bir tek yaprağını dalın.

Üçsaatkırkaltıdakikadır soruyorum, dedi sonra, üçsaatkırkaltıdakika önce ne olduğunu, şimdi şimdi dikkatlerini çekiyor, yakan fena fiyakalı, dedi birden, okumuş mu, yani sordu, hangi coğrafyanın tohumudur acaba, da dalları da yaprakları gibi gür, dedi, iskemleden doğruldu, dört ayağının üzerinde duran, bir tek telefonda işte, dedi, o da, yanıt hiçbir zaman yoktur ki, dedi…

Din, dedi, durup, keskin tarafına ellerken bıçağın, süt sağılırken ne güzel, dedi erkek, ılık, akşamüstü, yeşil fasulyeden kılçık ayıklıyorken kadın, içimiz çıplak, dedi, sonra, ben sevmem üzerine güneş doğup batmış sütü, dedi, böyle, urganlarının içinde, boynunda.

Sonra enine boyuna bir afişi, dedi, elliyetmiş bir afişi, josefkanın gözlerinin içinde, koca bir tabak dolusu kastı, zarif olan oğul, eski ve öte bir ağacın yedinci dalında, dedi, ateşler içinde, plastikten bir topla, çağıl çağıl, imdat çığlıkları geliyor oynadığımız filmlerden, dedi, sesi açıkçası koca bir aile sofrasından geliyor gibiydi, almadan gitti beni de, zedelenmişti inançları batan her güneşle birlikte, dedi, sustu.

Sorun nasıl anlaşılır ki, dedi erkek, soruna; uzak ve başka bir ülkedeki küçük bir solucan, dedi, tırmanıyor, mavi çünkü gökyüzünün rengi ve yansıma hepimizin yüzü, dedi, bir yansıma olarak, buruk, kırık bir cam gibi de kesti dilini, sözcük, kırık cam sözcüğü, sivrildi, ucu dumanın, dedi, parlak ve dokusuzdun böyle işte, yükselen, dalgalanan, kayıp bir ülke gibi, kimsesiz bir din gibi, dedi, ve birden buz gibi de soğudu süt, çünkü günler su gibi, dedi, sivri dilini, sokarken söz mağarasına.

Atkısını dolayıp boynuna, dedi erkek, Kızılırmak kanlıdır, koca bedeninde de akmaktadır ülkenin, dedi, söz durağında nasıl durulmalıdır, dedi, söz bozmayacak mı, ayakta duruşunu bütün barajların, şaşkınlık zamanlarında olmalıyım, dedi, hâlâ yeşil, hazla, yeşil izler sürmeliyiz, dedi, durup düşünüp, kendimize, dedi, kendimiz yol göstereceğiz ancak, dedi, gün kendini, dayanıksız, arayışlarla, dedi, ya şimdi ya da daima.

Anlamadım, dedi kadın, karpuz, belki de italyancaydı, dedi, konuştukları, küçücük adımlardan oluşuyordu, gözlerim bir yanıyor bir sönüyordu, dedi, lambalar, neresindeyiz bir bilsek aynalarda gördüğümüz biçimlerin, dedi, ve kızılırmak kan içindeydi, küçücük adımlardan oluşuyordu, bu, koca dünya, dedi, ve ben hiçbir şey anlamadım, tüm anladıklarımdan.

Sonra çayımdan bir yudum aldım, dedi erkek, ıslak bir şey değdi etime, ve irkildim, dedi, kendimi, belki de bir araçtaydım, nasıl aşağı atabileceğimi sordum kendime, etimin dışında nem varsa, sonra sütün gölgesini, dedi, bir sürü uçan balıklar, iyi haberler, dedi, insanlar, kestirme bir yol yok, dedi, kestirip attı sonra, küçük bir nohut tanesi yuvarlanarak karda, o eski kristalde, kocaman bir, dedi ve durdu, yol uzundu, başka bir şiir de bilmiyordu, derin soluklarla göğsü yükselip, sonra ateş gibi yayılan, gölgeye, kadının gölgesine, süt gibi ılıtarak sesini, yok, dedi, hiçbir şeyin kestirmesi yok.

Yar, uçurumdur, diye okudum, dedi, zavallı ve titrek bir sesinin olduğunu gördü kadın, onu dinlerken; yar, üç parça, dedi içinden, yazgı, yüz ve yalnızlık, kurşunkalemin eski sarı bir kağıdı kışkırtışının hışırtısıyla, uçurum, dedi, ve kaldırdı başını.

Uğultu, aşıyordu deniz seviyesini, dedi, eski ve unutulmuş bir yazardı, ve bir cümle kuruyordu, ve inanıyordu, dedi, bir adımı bir bakışı anlamlı kılmayacak mı, dedi, bu çınarı, bir cümle onu ve bütün uçurumdakileri kurtaracaktı, dedi, başını eğdi, kalın bir kitap kapağı gibiydi sözleri, mukavim, ah, dedi, bir hata ettim, anlattım, kimin yansıması olmalıydım ki bana düşmeliydi bir yudumu suyun, dedi, durdu.

Oğulları ölmüş bir baba gibi, dedi, sağlığında kitapları ölmüş yazar da, içli bir uğultu gibi de tısladı sesi, binüçyüzotuzbirhicri yılından kalma arka kapağını kaybetmiş mecmuayı karıştırırken, İstanbul, dedi, büyük projelerin ve büyük imkanların metropolü, bu büyük yazar da, dedi, eminim, buraya nobeli alıp dönmek için gelmişti, yurduna, şimdi öyle mi ya, dedi, sesi, kayıp kapağını bulmuş gibiydi mecmuanın, gözlerini ufka salarken, haydi, dedi kadına, efsunlu bakışlarınla, yasla başını omzuma, bunu söylerken de şöyle bir köpürüp kızılırmak kesilmiş sütün rengine döndü.

Belki, dedi kadın, bakışlarımı, gittiğim turistik gezilerimden birinden getirdim, bir iz almaz mı insan, bir iz verdiği yerlere, dedi, halkı tamamen bürokrat gibiydi, kağıt kenarı gibi, dedi, durdu, sonra durdu.

Kimse, kimseye benzemiyordu.

Yorum Yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.