avcısını avlamaya gitmiş baykuşlar gibiydi: Bir araya gelmiş üç döngün, üç depremli dünya gibiydi üçü de… Afamın saçları ve sakalları, manzaranın örgüsünü tamamlayan argümanlar gibi dağılıp, uzayıp gitmişlerdi. Örümcek ayaklısı, sinekkanatlısı ve saçlısakallısı… Üç uç böcek… Üç akan su… Üç dingin taş… + votka + vişne…
Sinekkanatlısı kapayıp kanatlarını gitti… Örümcekayaklısı (ki saçlısakallısının kılları belki onun için uzayıp duruyordu) ile başka bir boyutta konukluk başladı: Tayy-i mekân! Uzun ve dipsiz derinliklerin sahibi sözcükler duvarlara, sonra kulaklarımıza ve yer yer de birbirlerine çarpışarak dolanıp durdu gecenin karanlığında. Soğuk kış odasına katalitiğin yaydığı havasızlık ve gaz kokusu hissettirmiyordu bile kendini… Göze batmaya ilkin rengarenk çoraplarındanbaşlayan örümcekayaklısı kavuslu ve buruk bakışlarına kattığı, hazinelerini gözyaşlarıyla kutsayan sesiyle sordu: “Sen insan mısın?”
Belleğin sınırlarını aşan ansız bir boşluğun ardından usulca, kulaklarının dibinde gülüşen ve görünmeyen kimi varlıkalra sesleniyormuş gibi titek bir sesle “n’olur doğru söyle” diyerek yutkundu…
Saçlısakallısı, örümcekayaklısının ardında bıraktığı koca boşluğa biçtiği kutsallıkla aynı oranda, başka bir “kocaboşluk” yarattıktan sonra, her harfini usta oynacıların işçiliklerine temsil bir özenle, ayrı ayrı parlatarak ve yan yana inciymişler gibi, aynı tümceyi, yepyeni ve görünmez bir anlamla kurfu: “Sen, insan mısın?”
Sonra öncekileri aratmayacak boşluğu korumaya ayrı bir özen göstererek usulca ekledi: “Kim insan? İnsan kim?”
Karşılıklı olarak korumaya özen göstersikleri kocaboşluğun ulaştığı sinerjiyle tıkanmış, ilerlemek bilmez bir zamanboyunca örümceğin ağına yakalanıverdiler…
Sonra öteye, öte bir dünyaya geçtiler; başka canlılar, başka nesneler, “başkalığın” bile başka olduğu başkalıklar… Sonra, aynada çarpılan hayaletleri…
Mahur gözleriye müezzinler, yalpalayarak tırmanmaya başladıklarında minarelere; çoktan düşürüvermişti martılar çığlıklarını, gökyüzüne; o, sinekkanatlısı çoktan sızıvermişti yanıbaşına saçlısakallısının, gözyeşı denizinin şefkatli kollarında, kedilerin huzursuz mırıltılarını kuşanarak…
Benim örümceğimin ağı yok… Ve korkuyor kardan, adam gibi… Sonra, ördekler gibi, badi badi yürüyor; ve elleri, böyle… Ama şimdi uyuyor ve gök beyaz kristallerini, onun kapalı kalbine döküyor bir bir…
Uyanıp gidiyor sonra. Ben olmayan ağlarının ve olmayan sıcaklığının ortasına büzülüyorum. Beynimin damarları gerginleşiyor, kasılıp kalıyorum. Perdenin örttüğü camın dışında bir martı, uçuruma sesleniyor gibi bir çığlık basıyor. Gerginleşen damarlarıma çarpan kartal pençeleri gibi bir çığlık, gecenin belleğimdeki son sesi…
Gözümü kocaman bir sese açıyorum. Sesin içindeyim sanıyorum. Sonra odayı ve evin efendisini görüyorum sabahlıklı yüzüyle… Saate bakıyorum.
Sinekkanatlısının yüzü yusyuvarlak bir mahzunlukla dairelere dönüşerek gözbebeklerime saplanan ince uçlu bir mıh oluveriyor… Huzurla doluyorum…
Birlikte çıkmak istiyorum onunla… Komşular geliyor aklıma, onu alıp işe gönderiyorlar… Yatakta kıpranacakmecal bılamıyoırum. Gidişinin verdiği yalnızlıktan kaçabilmeyi umarak, yorganı, bedenimin bütün noktalarına sımsıkı bürüyorum. Sonra bedenim başkası oluyor, sinekkanatlısı oluyor, örümcekayaklısı oluyor… Herhangi bir nesne oluyor… Sonra kaskatı, odanın içindeki babaannesinden miras antika sandalyeye dönerek katılaşıp kalıyor…
Ve zaman, takılmış örümceğin potasına, kayıp gidiyor…
Gözlerimi yine bir sesinortasına açıyorum. Biraz önceki ses, sonra biraz önceki oda… Fakat sinekkanatlısı kıvranıyor, çırpınıyor karşımda, ömrünün ağlarında. Kendimi örümcekayaklısı sanıyorum, ağzımı ayaklıyorum…
Ne zaman sonra kalkıyorum, bedenimin bütün noktalarına sımsıkı bürüdüğüm yorganı birden, ayaklarımla aratak. Yağda pişen bir şeyin sesi geliyor kulaklarıma, burnumu deniyorum, kokusu yok. Sesin peşinden mutfağa giriyorum. Tavada bir karnabaharı gösteriyor çapaklı gözlerime: “Sever misin?” Uyanıyorum. Nerde olduğumu farkediyorum birden. Ne yaptığımı soruyorum burda, kendime…
Kahvaltı yapıyoruz. Sigara, çay, votka-vişne, sigara…
Bir resim çıkarıyor ağlayarak, “babam” diyor, sinekkanatlısı, salyalı, yapışkanlı… Resmin başrolünde bir vosvos oynuyor, mavi Ankara plakalı. Babası gözlüklü, göbekli. Annesi var fotografta. Babası tarafından oluşturulmuş derin çizgiler var yüzünde. Kederli bakışları var annesinin, fotografa yansıyan herkese. Çocoklar var sonra, fotografın ağında, ağızlarında donmuş gülüşleriyle… Komşunun kızı biri, ikisi yegeni… Onların anneleri var sonra, başörtüsüyle eğilmiş vosvosun üstüne, bakışlarını objektife vermiş, fotograftan başka bir şey yok yüzünde… Dönüp yüzüne bakıyorum, eğilip fotografa… Vosvosun ön kapağının üstüne oturmuş, saçları uzun ve güzel, vosvosun boyunca akıyor, sinek kanatları gibi…
“Babam bana almış” diyor, “geçen yıl”. Fotografa dönüyorum, babası kendi yüzünde de derin izler bırakmış. Belli. Ekliyor: “Beni sevdiğini söylemek istiyor.”
Akşamki boşluklardan birini ona da kuruyorum. Sonra, “keike” diyorum, “saçlarını arasına kalın parmaklarını daldırarak, bir tümce olarak söyleseymiş seni sevdiğini…”
“Pisliksin” diyor. Söylediğime hak verdiğini anlıyorum.
Sakalımı keseceğimi söylüyorum. “Sakın yapma” ditor. “Şimdi, hele de bu gün, hiç zamanı değil”, diyor.
Saatler geçiyor, ben, sinekkanatlısından armağan aldığım eski “kasımpaşalı tulumbacılar” resmiyle çıkıp gidiyorum…
Gelip, sakalımı kesiyorum. Sakalımı klozete atıp, sifonu çekiyorum… Anlamımın bir kısmı lağıma karışıp gidiyor…
Mesaj gönderiyorum. Çok sonra, telefon edip ağlıyor. “Zamanı değildi” diyor. “Görüşmeyelim bir daha” diyor. “Olur” diyorum.
Başkasıyım sanki. Sesimi çıkaramıyorum bir yerlerden. Ona da söylüyorum bunu: “Ben o değilim, ama o ben” diyorum.
Yine gece oluyor. Yalnızlığımın eleri yakamda. Ben derin düşüncelerin içindeyken, ince bir homurtuyla mesaj geliyor örümcekayaklısından. Telefon ediyorum. Sonra gelen iki mesajla birlikte üçünü de okuyorum. “ne yapmalıyım:(“ ve “çünkü örümceğin davetini kabul eden deli bir sinek gibiydi. Aldatılarak ölse de, ölüm gerçekti. Örümcek de sinek de bu gerçeği biliyordu.”…
“Hayatta mısın? Senden bi akıl istedik di mi… Hayyrett bişi..”
Telefon ediyorum. Notre Dame de Paris’deki örümcek hikayesini anlatıyorum, başdiyakozun tavanarasında geçen. Sonra, “ırak, kader hükmünü icra etsin” diyerek, ekliyorum: ve bırak insan yazgısını yazmayı sürdürsün…
Üzüyorum. Bunu biliyorum. Ama biliyorum ki, benim sinekkanatlım, biliyor, bükük boynuyla, o ağa yapışmak zorunda olduğunu…
Örümceğin ağına doğru giderken birden farkediyorum.
Ellerim çoğalmış ve örümcek salgısı salgılıyor.
Sırtımda kanatlarım var. Elelrimden kurtulmak için çırpınıp duruyorum, kanadımın birini kırıyor acemi elim.
Birden uyanıyorum.
Kafamın küçülmüş olduğunu zannediyorum, ellerimi uzatıyorum ürkekçe yüzüme…
Sakallarım yok.