‘Öyküler’ Kategorisi için Arşiv

Kağıt Kenarı

18 Mart 2007, Pazar

İnsanlar, insanlara ne kadar benzermiş, dedi, ıslak ve kirli bir beze yağlı parmaklarını silerken; iskemle, iskemle sürekli dört ayaklı ama, dedi, sağlamlık çünkü sağlamlıktır daima, sonra üstlerdeki bir raftan, kutsal bir kitap gibi, yani herhangi kutsal bir kitap gibi tutarak elini, fesleğenlere sürdü: her günün fesleğenin ömrü kadar olsun.

Üç ayaklısı da var ama iskemlenin, dedi kadın, sonra süzüldü caddelerin caddesine, vitrinlerin camekânların arasına, insanların kayboluşlarının arasına, kaybedip, bulmaya eğildi bir ara, koca bir çınar yaprağını, damarlarına kadar, gözleri kan çanağına dönmüş, dedi kendine, bakmasını bilen kendiyle kalamaz, boynu uzuyordu da biraz sanki bunu söylerken.

Sonra o, kitaplardan okuduğum zerdaliler, büyülü kokuları, renkleri, dedi kadına, kayısı çekirdeği gibi sertleşerek, kırmadan, kırılmadan, tohumunu karnında, öyle coşkulu aktı ki su; şiirin başına şenlik, dedi kaplumbağa.

Uzandı boylu boyunca, bir fiske, dedi, yapma, ayartma uykuyu, yeter, dedi kadına, bir fiske kaybetmeye bu dilimini tatlanmış karpuzun, ömür boyunca, sonra kıvrılıp, kısık gözleriyle süzdüğü, biçimler biçmekten yorulup durduğu cömert gölgenin yamacına, dağlar gibi de gürülde, dedi, susarken, sessiz, aya, aaa sonra, tatil büyülüdür, dedi kadına, ah tatil beldeleri gibi çocuklar, dedi, büyü tozlarıyla, dil bilmeyen mısralarla, dedi, bir yaprak, sakin, bir dalışa geçmişken yeni.

Ellerimi tut, dedi, ellerimi tutarken, ama yalnız, dedi, düşürme bir tek yaprağını dalın.

Üçsaatkırkaltıdakikadır soruyorum, dedi sonra, üçsaatkırkaltıdakika önce ne olduğunu, şimdi şimdi dikkatlerini çekiyor, yakan fena fiyakalı, dedi birden, okumuş mu, yani sordu, hangi coğrafyanın tohumudur acaba, da dalları da yaprakları gibi gür, dedi, iskemleden doğruldu, dört ayağının üzerinde duran, bir tek telefonda işte, dedi, o da, yanıt hiçbir zaman yoktur ki, dedi…

Din, dedi, durup, keskin tarafına ellerken bıçağın, süt sağılırken ne güzel, dedi erkek, ılık, akşamüstü, yeşil fasulyeden kılçık ayıklıyorken kadın, içimiz çıplak, dedi, sonra, ben sevmem üzerine güneş doğup batmış sütü, dedi, böyle, urganlarının içinde, boynunda.

Sonra enine boyuna bir afişi, dedi, elliyetmiş bir afişi, josefkanın gözlerinin içinde, koca bir tabak dolusu kastı, zarif olan oğul, eski ve öte bir ağacın yedinci dalında, dedi, ateşler içinde, plastikten bir topla, çağıl çağıl, imdat çığlıkları geliyor oynadığımız filmlerden, dedi, sesi açıkçası koca bir aile sofrasından geliyor gibiydi, almadan gitti beni de, zedelenmişti inançları batan her güneşle birlikte, dedi, sustu.

Sorun nasıl anlaşılır ki, dedi erkek, soruna; uzak ve başka bir ülkedeki küçük bir solucan, dedi, tırmanıyor, mavi çünkü gökyüzünün rengi ve yansıma hepimizin yüzü, dedi, bir yansıma olarak, buruk, kırık bir cam gibi de kesti dilini, sözcük, kırık cam sözcüğü, sivrildi, ucu dumanın, dedi, parlak ve dokusuzdun böyle işte, yükselen, dalgalanan, kayıp bir ülke gibi, kimsesiz bir din gibi, dedi, ve birden buz gibi de soğudu süt, çünkü günler su gibi, dedi, sivri dilini, sokarken söz mağarasına.

Atkısını dolayıp boynuna, dedi erkek, Kızılırmak kanlıdır, koca bedeninde de akmaktadır ülkenin, dedi, söz durağında nasıl durulmalıdır, dedi, söz bozmayacak mı, ayakta duruşunu bütün barajların, şaşkınlık zamanlarında olmalıyım, dedi, hâlâ yeşil, hazla, yeşil izler sürmeliyiz, dedi, durup düşünüp, kendimize, dedi, kendimiz yol göstereceğiz ancak, dedi, gün kendini, dayanıksız, arayışlarla, dedi, ya şimdi ya da daima.

Anlamadım, dedi kadın, karpuz, belki de italyancaydı, dedi, konuştukları, küçücük adımlardan oluşuyordu, gözlerim bir yanıyor bir sönüyordu, dedi, lambalar, neresindeyiz bir bilsek aynalarda gördüğümüz biçimlerin, dedi, ve kızılırmak kan içindeydi, küçücük adımlardan oluşuyordu, bu, koca dünya, dedi, ve ben hiçbir şey anlamadım, tüm anladıklarımdan.

Sonra çayımdan bir yudum aldım, dedi erkek, ıslak bir şey değdi etime, ve irkildim, dedi, kendimi, belki de bir araçtaydım, nasıl aşağı atabileceğimi sordum kendime, etimin dışında nem varsa, sonra sütün gölgesini, dedi, bir sürü uçan balıklar, iyi haberler, dedi, insanlar, kestirme bir yol yok, dedi, kestirip attı sonra, küçük bir nohut tanesi yuvarlanarak karda, o eski kristalde, kocaman bir, dedi ve durdu, yol uzundu, başka bir şiir de bilmiyordu, derin soluklarla göğsü yükselip, sonra ateş gibi yayılan, gölgeye, kadının gölgesine, süt gibi ılıtarak sesini, yok, dedi, hiçbir şeyin kestirmesi yok.

Yar, uçurumdur, diye okudum, dedi, zavallı ve titrek bir sesinin olduğunu gördü kadın, onu dinlerken; yar, üç parça, dedi içinden, yazgı, yüz ve yalnızlık, kurşunkalemin eski sarı bir kağıdı kışkırtışının hışırtısıyla, uçurum, dedi, ve kaldırdı başını.

Uğultu, aşıyordu deniz seviyesini, dedi, eski ve unutulmuş bir yazardı, ve bir cümle kuruyordu, ve inanıyordu, dedi, bir adımı bir bakışı anlamlı kılmayacak mı, dedi, bu çınarı, bir cümle onu ve bütün uçurumdakileri kurtaracaktı, dedi, başını eğdi, kalın bir kitap kapağı gibiydi sözleri, mukavim, ah, dedi, bir hata ettim, anlattım, kimin yansıması olmalıydım ki bana düşmeliydi bir yudumu suyun, dedi, durdu.

Oğulları ölmüş bir baba gibi, dedi, sağlığında kitapları ölmüş yazar da, içli bir uğultu gibi de tısladı sesi, binüçyüzotuzbirhicri yılından kalma arka kapağını kaybetmiş mecmuayı karıştırırken, İstanbul, dedi, büyük projelerin ve büyük imkanların metropolü, bu büyük yazar da, dedi, eminim, buraya nobeli alıp dönmek için gelmişti, yurduna, şimdi öyle mi ya, dedi, sesi, kayıp kapağını bulmuş gibiydi mecmuanın, gözlerini ufka salarken, haydi, dedi kadına, efsunlu bakışlarınla, yasla başını omzuma, bunu söylerken de şöyle bir köpürüp kızılırmak kesilmiş sütün rengine döndü.

Belki, dedi kadın, bakışlarımı, gittiğim turistik gezilerimden birinden getirdim, bir iz almaz mı insan, bir iz verdiği yerlere, dedi, halkı tamamen bürokrat gibiydi, kağıt kenarı gibi, dedi, durdu, sonra durdu.

Kimse, kimseye benzemiyordu.

Yüzgeri

18 Mart 2007, Pazar

avcısını avlamaya gitmiş baykuşlar gibiydi: Bir araya gelmiş üç döngün, üç depremli dünya gibiydi üçü de… Afamın saçları ve sakalları, manzaranın örgüsünü tamamlayan argümanlar gibi dağılıp, uzayıp gitmişlerdi. Örümcek ayaklısı, sinekkanatlısı ve saçlısakallısı… Üç uç böcek… Üç akan su… Üç dingin taş… + votka + vişne…

Sinekkanatlısı kapayıp kanatlarını gitti… Örümcekayaklısı (ki saçlısakallısının kılları belki onun için uzayıp duruyordu) ile başka bir boyutta konukluk başladı: Tayy-i mekân! Uzun ve dipsiz derinliklerin sahibi sözcükler duvarlara, sonra kulaklarımıza ve yer yer de birbirlerine çarpışarak dolanıp durdu gecenin karanlığında. Soğuk kış odasına katalitiğin yaydığı havasızlık ve gaz kokusu hissettirmiyordu bile kendini… Göze batmaya ilkin rengarenk çoraplarındanbaşlayan örümcekayaklısı kavuslu ve buruk bakışlarına kattığı, hazinelerini gözyaşlarıyla kutsayan sesiyle sordu: “Sen insan mısın?”

Belleğin sınırlarını aşan ansız bir boşluğun ardından usulca, kulaklarının dibinde gülüşen ve görünmeyen kimi varlıkalra sesleniyormuş gibi titek bir sesle “n’olur doğru söyle” diyerek yutkundu…

Saçlısakallısı, örümcekayaklısının ardında bıraktığı koca boşluğa biçtiği kutsallıkla aynı oranda, başka bir “kocaboşluk” yarattıktan sonra, her harfini usta oynacıların işçiliklerine temsil bir özenle, ayrı ayrı parlatarak ve yan yana inciymişler gibi, aynı tümceyi, yepyeni ve görünmez bir anlamla kurfu: “Sen, insan mısın?”

Sonra öncekileri aratmayacak boşluğu korumaya ayrı bir özen göstererek usulca ekledi: “Kim insan? İnsan kim?”

Karşılıklı olarak korumaya özen göstersikleri kocaboşluğun ulaştığı sinerjiyle tıkanmış, ilerlemek bilmez bir zamanboyunca örümceğin ağına yakalanıverdiler…

Sonra öteye, öte bir dünyaya geçtiler; başka canlılar, başka nesneler, “başkalığın” bile başka olduğu başkalıklar… Sonra, aynada çarpılan hayaletleri…

Mahur gözleriye müezzinler, yalpalayarak tırmanmaya başladıklarında minarelere; çoktan düşürüvermişti martılar çığlıklarını, gökyüzüne; o, sinekkanatlısı çoktan sızıvermişti yanıbaşına saçlısakallısının, gözyeşı denizinin şefkatli kollarında, kedilerin huzursuz mırıltılarını kuşanarak…

Benim örümceğimin ağı yok… Ve korkuyor kardan, adam gibi… Sonra, ördekler gibi, badi badi yürüyor; ve elleri, böyle… Ama şimdi uyuyor ve gök beyaz kristallerini, onun kapalı kalbine döküyor bir bir…

Uyanıp gidiyor sonra. Ben olmayan ağlarının ve olmayan sıcaklığının ortasına büzülüyorum. Beynimin damarları gerginleşiyor, kasılıp kalıyorum. Perdenin örttüğü camın dışında bir martı, uçuruma sesleniyor gibi bir çığlık basıyor. Gerginleşen damarlarıma çarpan kartal pençeleri gibi bir çığlık, gecenin belleğimdeki son sesi…

Gözümü kocaman bir sese açıyorum. Sesin içindeyim sanıyorum. Sonra odayı ve evin efendisini görüyorum sabahlıklı yüzüyle… Saate bakıyorum.

Sinekkanatlısının yüzü yusyuvarlak bir mahzunlukla dairelere dönüşerek gözbebeklerime saplanan ince uçlu bir mıh oluveriyor… Huzurla doluyorum…

Birlikte çıkmak istiyorum onunla… Komşular geliyor aklıma, onu alıp işe gönderiyorlar… Yatakta kıpranacakmecal bılamıyoırum. Gidişinin verdiği yalnızlıktan kaçabilmeyi umarak, yorganı, bedenimin bütün noktalarına sımsıkı bürüyorum. Sonra bedenim başkası oluyor, sinekkanatlısı oluyor, örümcekayaklısı oluyor… Herhangi bir nesne oluyor… Sonra kaskatı, odanın içindeki babaannesinden miras antika sandalyeye dönerek katılaşıp kalıyor…

Ve zaman, takılmış örümceğin potasına, kayıp gidiyor…

Gözlerimi yine bir sesinortasına açıyorum. Biraz önceki ses, sonra biraz önceki oda… Fakat sinekkanatlısı kıvranıyor, çırpınıyor karşımda, ömrünün ağlarında. Kendimi örümcekayaklısı sanıyorum, ağzımı ayaklıyorum…

Ne zaman sonra kalkıyorum, bedenimin bütün noktalarına sımsıkı bürüdüğüm yorganı birden, ayaklarımla aratak. Yağda pişen bir şeyin sesi geliyor kulaklarıma, burnumu deniyorum, kokusu yok. Sesin peşinden mutfağa giriyorum. Tavada bir karnabaharı gösteriyor çapaklı gözlerime: “Sever misin?” Uyanıyorum. Nerde olduğumu farkediyorum birden. Ne yaptığımı soruyorum burda, kendime…

Kahvaltı yapıyoruz. Sigara, çay, votka-vişne, sigara…

Bir resim çıkarıyor ağlayarak, “babam” diyor, sinekkanatlısı, salyalı, yapışkanlı… Resmin başrolünde bir vosvos oynuyor, mavi Ankara plakalı. Babası gözlüklü, göbekli. Annesi var fotografta. Babası tarafından oluşturulmuş derin çizgiler var yüzünde. Kederli bakışları var annesinin, fotografa yansıyan herkese. Çocoklar var sonra, fotografın ağında, ağızlarında donmuş gülüşleriyle… Komşunun kızı biri, ikisi yegeni… Onların anneleri var sonra, başörtüsüyle eğilmiş vosvosun üstüne, bakışlarını objektife vermiş, fotograftan başka bir şey yok yüzünde… Dönüp yüzüne bakıyorum, eğilip fotografa… Vosvosun ön kapağının üstüne oturmuş, saçları uzun ve güzel, vosvosun boyunca akıyor, sinek kanatları gibi…

“Babam bana almış” diyor, “geçen yıl”. Fotografa dönüyorum, babası kendi yüzünde de derin izler bırakmış. Belli. Ekliyor: “Beni sevdiğini söylemek istiyor.”

Akşamki boşluklardan birini ona da kuruyorum. Sonra, “keike” diyorum, “saçlarını arasına kalın parmaklarını daldırarak, bir tümce olarak söyleseymiş seni sevdiğini…”

“Pisliksin” diyor. Söylediğime hak verdiğini anlıyorum.

Sakalımı keseceğimi söylüyorum. “Sakın yapma” ditor. “Şimdi, hele de bu gün, hiç zamanı değil”, diyor.

Saatler geçiyor, ben, sinekkanatlısından armağan aldığım eski “kasımpaşalı tulumbacılar” resmiyle çıkıp gidiyorum…

Gelip, sakalımı kesiyorum. Sakalımı klozete atıp, sifonu çekiyorum… Anlamımın bir kısmı lağıma karışıp gidiyor…

Mesaj gönderiyorum. Çok sonra, telefon edip ağlıyor. “Zamanı değildi” diyor. “Görüşmeyelim bir daha” diyor. “Olur” diyorum.

Başkasıyım sanki. Sesimi çıkaramıyorum bir yerlerden. Ona da söylüyorum bunu: “Ben o değilim, ama o ben” diyorum.

Yine gece oluyor. Yalnızlığımın eleri yakamda. Ben derin düşüncelerin içindeyken, ince bir homurtuyla mesaj geliyor örümcekayaklısından. Telefon ediyorum. Sonra gelen iki mesajla birlikte üçünü de okuyorum. “ne yapmalıyım:(“ ve “çünkü örümceğin davetini kabul eden deli bir sinek gibiydi. Aldatılarak ölse de, ölüm gerçekti. Örümcek de sinek de bu gerçeği biliyordu.”…

“Hayatta mısın? Senden bi akıl istedik di mi… Hayyrett bişi..”

Telefon ediyorum. Notre Dame de Paris’deki örümcek hikayesini anlatıyorum, başdiyakozun tavanarasında geçen. Sonra, “ırak, kader hükmünü icra etsin” diyerek, ekliyorum: ve bırak insan yazgısını yazmayı sürdürsün…

Üzüyorum. Bunu biliyorum. Ama biliyorum ki, benim sinekkanatlım, biliyor, bükük boynuyla, o ağa yapışmak zorunda olduğunu…

Örümceğin ağına doğru giderken birden farkediyorum.

Ellerim çoğalmış ve örümcek salgısı salgılıyor.

Sırtımda kanatlarım var. Elelrimden kurtulmak için çırpınıp duruyorum, kanadımın birini kırıyor acemi elim.

Birden uyanıyorum.

Kafamın küçülmüş olduğunu zannediyorum, ellerimi uzatıyorum ürkekçe yüzüme…

Sakallarım yok.

Serpilen

18 Mart 2007, Pazar

…yoksulluk, miskinlik dolu bu aşağılık dünyada ilk kez bir güneş ışını, hayatımı aydınlattı sanmıştım, nice zaman sonra. Ama ne yazık ki, bu güneş ışını süreksiz bir parıltı oldu, bir meteordu sanki, bir göz yanılması; bana bir kadın, apaçık bir melek kılığında göründü. [Hâlâ da ben onu öyle sanırım, sonra da hep öyle sanacağım.] ışıltısında bir an, bir saniyelik bir zaman için hayatın bütün bedbahtlığını gördüm, azamet ve güzelliğini kavradım. Sonra da bu parıltı çarçabuk, yanılgı hissi verecek kadar hızla karanlığın içine gömüldü. Hayır, bu kayan ışını kendime alıkoyamadım, tutamadım.

Aylarca yitirdim izini. O, birden parlayan ve birden kaybolan ışığı, gözlerimi kamaştırmıştı, onun tesiriyle, yolumu daha zor seçebiliyordum şimdi. Ama o büyülü gözlerinin, o gözlerindeki parıltının öldürücü anısı hayatımdan silinmedi. Elimde miydi unutmam. Gergef gibi işlemişti sanki gözlerimi.

Hayır, adını söylemem asla. O ince, esîri, belirsiz endamın, iri parlak gözlerin ardında ömrüm azar azar ve acıyla yanadursun, eriyedursun. Bu aşağılık dünya ile bir ilişkisi yoktu onun. Öyle görünüyordu yalnızca. Öyle görünürken de rolünü mükemmel oynayan primadonnalara taş çıkarıyordu da bir yandan. Hayır, yeryüzü nesnelerine bulaştıramam, kirletemem adını…

O yok olunca ben de bir sürüden farksız insanlardan, mutlu kişilerden, ahmaklardan tamamen elimi eteğimi çektim. Unutmak istedim. Hayatımı odamın dört duvarı içine hapsettim, orda bitiyor soluk soluk.

Odamın içinde, mısralar yazıp mısralar yırtıyordum gülünçce. O bir çift gözü gördükten sonra her işin, her hareketin, anlamı, değeri silindi gözümden. Fakat ilginçtir. Hep bir rüya görüyorum: Bir servi ağacı var rüyamda ortalık zifiri karanlık, servinin altında hint fakirlerini andıran ihtiyar bir adam. Kocaman bir sarığı var başında. Zayıf, çelimsiz, çirkin. Sol elinin işaret parmağını hayret ifadesi gibi dudağına götürmüş. Karşısında uzun, siyah entarili bir kız (bir melek aslında, bu o) hafifçe eğilmiş, onabir avuç gündüz sefası uzatıyor. Adam çirkin bir kahkaha patlatıyor. Tam o sırada ikisinin arasından hışımla bir dere geçiyor. Korkuyla uyanıyorum. Hâlâ çirkin ihtiyarın korkunç kahkahası sürüyor kulaklarımda. Bu rüyayı kaç kez gördüğümü hatırlamıyorum.

Gizli

18 Mart 2007, Pazar

Tanrılar ve çiçekler için çalan bu duvar saati kimin? Düşün ki, bir zamanlar nice uzak yollardan, belki e tâ Saksonya’dan geldi…

[ acayip gölgeler sarkıyor açılmış pervazlara ]

Ya şu Venedik ayna! Kakma çerçevelerinden belli nereli olduğu. Donuk yılanların kıyısındaki soğuk bir kaynak gibi derin, kimler seyretti kendini orda? Kuşkusuz, oh, bir değil nice kadın yıkayıp akıttı bu suya günahını güzelliğinin; ki ona ben uzun zaman baksaydım çıplak bir hayalet görürdüm karşımda.

- ­Seni hınzır, aklın hep şeytanlıkta, dedi.

[ kızıl örümcek ağları görüyorum büyük pencerelerin pervazları üzerinde ]

Dolabımız da çok yaşlı; bak nasıl yalıyor hazin yüzlü tahtalarını yılların alevi; ömrünü doldurdu artık perdeler, tüller; gözeneklerden değil de bir göz odadan oluşan evler gibi; koltuklarda ne cila kaldı, ne kılıf; ya duvardaki şu eski oymalar ve bütün diğer kırık dökükler?.. Bir bak, yalan mıyım söyle, kafesteki Bengladeş tilkisi, bak, bak denizatım bile kurumadı mı zamanla, solmadı mı parlak, cümbüşlü renkleri?..

[ pencereler üstünde titreyen örümcek ağlarını düşürme, sakın ama ]

Seviyorsun bütün bunları. İşte bu yüzden yanındayım. Eski zaman bakışlımsın benim, sen. Bir şiirimde “soluk nesnelerin zerâfeti var” demiştim de, sen olmamış mıydın nesneleri usulca, ürkütmeden yaklaşan. Bilirim, sevmezsin yeni eşyaları, o sırıtkan gövdeleriyle bilirim korkuturlar seni, ve onları nerdeyse hemen eskitmek gereğini duyarsın. Bilirim, çok zordur senin için bunu yapmak; eylemin tadı bulanmamış damağına…

Gel yanıma. Kapat artık yüz yıl öncesinden kalma, köhnemiş kazıbilimin kapağını; ordaki kralların hepsi de ölü, oysa, ben, uzanmış eski halıda, başım solgun entarinin sevecen kucağında, ey suskun çocuk, saatler ve saatlerce konuşacağım seninle; artık ne kırlar var benim için, ne yollar; ve boş sokaklar da… imdi eşyalarımızdan söz edeceğim…

Daldın mı?

[ titreyip ürperiyor bak kızıl örümcek ağları pencereler üstünde.
Bir açılıp bir kapanıyor uçları. Bırakmış kendini ahenge ve salgıları,
salgıları yani, artık salgı değil ]

 

ak!.. Dalma, bak ne diyeceğim. İşte beklediğin, uzun zamandır benden duymayı beklediğin sözcüğü söyleyeceğim, biraz çekinerek ve rengimde tuhaf değişimlerle:

Kurumuş bir denizatıyım yıllardır

Kanlı bir insan olmaktan daha çok..