‘Ark’ Kategorisi için Arşiv

Yukarıda Anlatılan Rüzgar

18 Mart 2007, Pazar

bu en iyi saatidir
anlatacak öyküsü olanların
bu saat öyküsü olanların
sihrini açıklama saatidir

öyküm öyle başlıyor
annemin ağzıyla bir mektup yazar
gibi akrebin zehrinde tuttuklarına
araya ara koyduklarına
bir virgül gibi koyarak
soluklanma anını,
öyküm orada başlıyor işte
virgülün sinip kaldığı yerde
muhteşem bir noktanın gölgesinde;

tikyat, said ve hayut ey!
dünyaya geldiğim gibi bir
cuma günü fısıldıyorum tılısımımı:
annem bir zühre yıldızı
annem bir zühre yıldızı
ibrahimi koruyan kollayan

öyküm orada başlıyor işte
zühre yıldızının gölgesinde
sinip kaldığım yerde
muhteşem bir rüzgâr gibi

öyküm
sürekli başlayacak
ben
de
koymayacağım
noktasını
özenle

Cansever’in Yasini

18 Mart 2007, Pazar

hadi yol şimdi dağıt saçlarını
bukalemun gibisin benzerken de
evlerinde yaşadığın kente

tam dört sokak var biri sokağa açılan
edip cansever’in yasin suresine biri
şiremenli caddesine biri yürüdükçe
sana açılır tam
düşer gibi vahşi atlardan
<aynaların sokaklara doğru içinde>
bir kâbus bir kâbusun içinde
kâbuslar senin biçiminde
kendinde

bense yakubu çağırıyorum habire
sokakların aynalara doğru içinde

baba yadigarı ritmimdi yitirdiğim çamurda
heliktim küçücük yitirdiğim çamurda

ilahilere şenlik
nerede o bakışımdaki ferlik

Yalvaç

18 Mart 2007, Pazar

I.
yaşamak
tehlikeli ve ölümsüz
düşleri görmektir
başını bulutlara kaldırıp baktığında
indirip derinliklerinde kaldığında toprağın

II.
ermişini yitirmiş bir tapınağın önünde
mavi bir çiçekle elinde mavi bir bayrak gibi
meydan okuyordu ermiş yutan evrene
ağzından şarap köpükleri taşarak, novalis:
lanetim olsun. soyunuzun mavi gözleri olsun
hiçbir çocuğa bir abla gelmesin dünyaya.
boşlukta kayarken söylediği bu sözler
son sözleri oldu.

III.
kirlenmiş gözlerine
kirletilmiş yakamozların bulandığı
mavi gözlü insanlarla doldu dünya
insanlarla boşaldı dünya
gökler ve sular maviyle tarumar oldu

tüm bu olanlardan
şiirle iştigal edenler müstesna tutuldu
çünkü şiirdi güneş renginde olan
şiirdi gözlerinde siyah çocuklar oynaşan

IV.
son yalvaç bunu böyle belledi
böyle buyurdu öğretilerini
şiir gibi başladı şiirdi bitirdiği
şiirin yalvacı olarak anıtı dikildi
güneşin ve ayın ve dünyanın
tastamam ortasına

V.
ölürken elleyerek bir suyu
rabbin duasını duyurdu:
muhakkak ben insanı
siyah gözlü ve yakamozlu yarattım
ve ona akıl verdim
maviyi siyahtan
güneşi balıktan
denizi akıldan
ayrıştırmasın

tek ruhsatıydı
kullandığı zulüm

VI.
ilk yalvaç mıydı son yalvaç mı
ilk sözleri miydi son sözleri mi
gözleri siyah mıydı yaşadı mı
kimsenin terazisi tartamadı bunu
hem vardı da yaşamı hem yok mu
uzun bir tılsımdı anıtının nişanı
hiç kimse bulamadı o rengin adını
(bilinen oydu ki âyânca
niyeti kötü olmayanların ablaları oldu)

VII.
yaşamak
tehlikeli ve ölümsüz
ermişini yitirmiş bir tapınağın önünde
mavi bir çiçekle elinde mavi bir bayrak gibi
kirlenmiş gözlerine kirletilmiş yakamozların bulandığı
son yalvaç bunu böyle belledi
ve böyle buyurdu öğretilerini
ölürken elleyerek bir suyu
rabbin duasını duyurdu
yaşamak tehlikeli
ölümsüz düşleri görmektir
ilk yalvaç mıydı son yalvaç mı
ilk sözleri miydi son sözleri mi

ilk yalvaç mıydı son yalvaç mı
ilk sözleri miydi son sözleri mi

Abdülhasan’ın Çoğalışı

18 Mart 2007, Pazar

abdülhasan 28’in bir tanımını vermeye çalışır.. onlar, yani bu çalışma notları, katmanların uzantısını, ismini ve sayısını, ayrıca ve belki biraz da cılızca, anatomisini açıklar.

sonuç olarak notlarını da topladığı bu yapıya 29 ismini vermiştir. buna ya da buna benzer çok yakın yapılara, daha önceleri 30, 31, 32 isimleri de verilmişti. elbette ki bunların her biri kendi rakamsal gözleriyle ve başka bir yapıymış gibi anlatılıyordu.

onun, zengin açılımlı tanımlarını daraltmak için 33’e, evet özellikle ona işaret etmişlerdir. ve kimilerine göre o tamamlar ve işaret ederdi. bu aslında abdülhasan’ın 34 dediği katmandır. bir artan sayısı sürekli bir artan sayısı olarak kalmalıdır. çünkü herşey en az bir artmalıdırher zaman. tüm bunların sonuçlarından bazılarının doğrulanması gerekir. herşeyden önce 35 vardır ve boyutsuz değildir. ayrıca da, yine artı birdir.

bunu ilk keşfeden kaşif 36’ydı. çılgınca bir sevinçle koşup (ki el çırpıp, iki def’a da zıpladığı rivayet edilmiştir) 37’ye söylemeyi uygun buldu. ondan da 38 duyduğunda oluştu boyut içindeki 39 çatlak da. yani hep birlikte, bir safmış, örgütmüş gibi hep birlikte.

sonra 40 işbilir uzman, edalarını giyinip kuşanarak, enli boylu düşünüp 41’den yardım istemeye karar verdiler. abdülhasan, omzunun üzerinden hissettirmadan baktığında gördü ki;

42 şanslı bir krizantem gibi izliyordu tüm bu olup bitenleri. çamurlu bir tas içinde.

abdülhasan, o zaman işte, bir yerlerine dönerek maceranın, noktayı koydu:

hayat + bir’di.

çamurlu tasa yansıdığında yüzü, düzeltti, silerek yeniden yazdı noktayı:
. (nokta) abdülhasandır.

Derviş

18 Mart 2007, Pazar

aman
bilmesin görmesin seni rahipler
bulamasın izini tanrının arayıcıları
bilinmesin derviş teninde göründüğün
hiçbir ravi aktarmasın tinini
derviş oldun, derviş kal

şimdi tüm süreğim
bir bilgeye erişmek
dervişlere dönüşmek

arzumu affetmek işte
senin de ödevin derviş

ruhundan bir parçaysam
nihayetinde ben de
tuzlu bir denizsuyu

Kalıcı Bilgi

18 Mart 2007, Pazar

I.
bilgeler ne de haklı
bilmezlikten gelmede

II.
sınırını bulmuş her acı
büyüktür tüm yeryüzünden
bundan kurşun dolu kuşağım
basarken yalnayak gölgeme
bilgeler ne de haklı
bilmezlikten gelmede

gecikmiş ağıtlardan başka bir şey
saklayamaz ağarmış bakışlarımızı
öyle içli içli kahkahalar atsak
öyle şen şakrak ağlasak
bilgeler
bilmezlikten gelmede

III.
çocuğuma
gökyüzündeki her yıldızın
babası ölmüş çocukların
babası olduğunu anlatmak istiyorum:
- şu yıldız, işte oğlum!.. deden!..

IV.
öyle ki
bilmezlikten gelsin
yıldız kayınca
bilgeler

Issız Şairler Treni

18 Mart 2007, Pazar

I. Abdullah Bektaş

a.
acı da sayrıdır
yalnız ve göçebe
gidemez hiçbir yere
kendi dışında bile

sanal bir aşk dolanır öyle
isanın beklendiği şair içlerinde
gelen yoksa uçsuzca
başını kaldır göke bak
kara ödlü şair
lakonyalı lasandros

acı var ve kutsal
şiir, gök, tanrısal

b.
orda bir şair
hatırlanır küstüm çiçeği adına
onurla ve aşkla
­– kaç papel?
– ne?
– köfte

buruk bir bilinmezlik dudağı
bükülür göklere doğru
eli kalbi kulağı

“ankaranın taşına bak”

c.
acının içli akışıyla
gökün amansız öcü gibi
bir yalnızlık oyunu
geçer aklından
safkan;

her kenti yeldeğirmenleri gibi yerlebir
her kenti içinde cinayetler işleyerek
her kenti gözleriyle ıpıslak
uçtan uca
aşkını çocukluğa sağan
bekledikçe kendi beklenen
: şair =

yaşamak adında bir aşkı yüreğinde
gökün yere çöküşü gibi sarsarak
ustaca şaha kalkar atının üzengisinde

abdullah bektaş

II. M. Ali Garip

şairdir
annelerin özünü saklar alnında
ve gömer sesini yararak bir dağa
gevşetir dudaklarını yiyerek ruhunu
sevince lekesiz bir kalptir sesi

şairdir
ışığını çalarak dağıtıp
şehri notlar yüreğinden:
yalnızlık bir inandır

şairdir
saçları bir terör örgütüdür kalabalık
adanalı bir namaza durur
saçlarında akşamüstü yıldızlarıyla
hiç yazmadığı bir yazısında nuri
– pakdil bahsederdi eminim:

şairdir
açtır ve aklıbaşındadır
kimse görmez içtiği çaydır arapça
yemeğini kitaptan yer karanlıktır

şairdir
– hiç ama benzemiyor şaire
– o şair, bayım, o gördüğün değildir

şairdir
ağzı tamamen tütün çilli masil besbelli
onu benden iyi kimse bilemezdi

III. Özlem Aslan

ıslak in’in isim annesi
yalnız kalmadı hiç çoğalmadı
hüzünlü şiirlerle sevişti
durdu, ıslaklıklar bulayarak
kadınlığından, mısralarına

arzularını gömdü tamamen kadındı
ağladık bir kerresinde unutmam onu
gamzeli gülüşünü anardık durmadan
hiç eksik olmadı yanından
karineleri kitapları tütünü
gövenirdi anıldıkça tomruğu

mutlaka güneş vurmuştu yüzüne
biraz çatlak, anadolu, emekçi biraz
öyle lokmalar atardı ki ağzına
çıplak gözle görülmezdi şiir gibi, akan
yaşarken en güzel şiirlerini yaşadı
biraz hırçın, kimsesiz, büyülü biraz
saçının telini görmediğim yalan
saçının telini gördüğümdür doğru olan

uzaktan görümlü sabah serinliği
gibi bucaksız bir şairdi:
<kül rengi, koyu gri, tû-sî>

Şeytan Düşü Günü

18 Mart 2007, Pazar

muştulu bir düşün ağrısıyla uyanmak
gündüzü uzun kılar hep inandım

zarifçe okunurdu şiirler uzak çocukların küçük
ağızlarıyla haykırdıkları işporta sesleri kadar yalın
çarşamba perşembeye adamakıllı tutulurdu
şeytan gibi beklerdik sabahın elinde sepetle gelişini
her birimiz şifalı bitkilerden bir tutam

öyleyse atla şu atın terkisine bunları ben yaşadım
öyleyse atla şu yaşlı atın terkisine
her insan baştan başlar yarım bırakmaz
bunu narçiçeği renginde titreyerek anladım
at kişniyor gün dönüyor bunu ben yaşadım
orda kal ordan öyle bak ama ordan öyle
göründüğü gibi
bakabildiğin kadar göreceksin nasılsa
topraktan ayrılan adamotunun haykırışını
nasılsa hayalifenere dönmüş esmeramberruhumuz

öyleyse atla şu atın terkisine bunları ben yaşadım
öyleyse atla şu yaşlı atın terkisine
düş görmek insanı güçlü kılar
hep inandım

şeytan gibi bekledim hepinizi dostlarım
eksiksiz ve sihirsiz bir şeytan gibi

Şavk

18 Mart 2007, Pazar

I.
bilgece söylemler kuracak
yaşımın neresindeyim şimdi

her yitiğin bir bilgelik anıtı olduğunu
tinime döndüğümde
söyleyecek yaşımın neresindeyim şimdi

II.
varlık tırmalayan bir gürültüydü
gün rengini ulu bir silüet gibi
dikilip karşısına yokluğun
varlığını anlatırdı
görünmeyen bir adam

bu şavk işte
ayrığın sayrı gülüşü

III.
her utku
bir kaybın ikinci adımı:

IV.
söz veriyorum
bilgece sözler etmeyeceğim
bildiklerim hakkında

nasılsa yaşamım
bir başkasının şavkı

Optik Bir Mesele

18 Mart 2007, Pazar

tanıma aşkım
tanrının eteğinde görünce beni
koynuma sokarken karanlıkta çaldığım ekmeği

beni tanıma tanrım, ısınmaya girdim evine
eğildimse yorgunluktan, dinlendirmeye dizlerimi

bedenimde köklerini saldığım
iki renkli çiçeğimin toprağı
moraran ayaklarımda çıkan yangın
bulduğum pencere, sımsıkı kapalılık
bu şairler ah, ahmakça bir kadının peşinde
ben hepsinin, senin ardındayım, onlar yitik

yapraklarını yalnızca denize döküyor bir ağaç
kadınlar akis kadar sereserpe geziyor
tüm bunları anlatıyor yalnız ardıç
bulanık ırmak kıvrıldıkça kıvrılan

gecelerin öğrettiğidir:
yarım dosttan tam düşman olduğu
ve ağzını bir kerpeten hüneriyle
ve dudaklarını boynunu sonra
sonra titreyerek uyanmayı da

kıymık gibi batıyor kemençesi yahya’nın
cadde-i kebire ki bir arap yosmasıdır
kıvrım kıvrım kıvrılan